☁☁☁☁☁☁☁☁☁☁☁☁☁☁

Kasım ayının bu son gunlerine yakışacak, yazmak için geç kaldıgım balayı maceramız!

  Efendim, herşey balayımız için kafa dinleyip, herşeyden uzaklaşabileceğimiz bir tatil arayışına girmemizle başladı. Başlarda Koh Samui’ye gitmekte çok iddialıydık. Tabii bunu kendi başımıza değil, aracı bir turizm şirketi ile yapmak çok daha mantıklıydı zira uçak bileti bakacak vakit bile olmuyor bu evlilik öncesi dönemde. Biz de öyle yapmaya karar verdik. Tam olarak ne zaman hatırlamıyorum, satın aldıgımız Tempo dergisi Romantik Balayı adında bir ek verdi. Zanzibar ile ilgi çekici şeyler okuduktan sonra yakın markaja aldık. Araştırmacı kişilik  olarak hemen işe koyuldum. More Travel ile irtibata geçtik. Tarihlerimizi, otel tercihimizi ilettik kendilerine. Pınar ve Ayşegül Hanımlar bizlerle ilgilendiler. Açıkçası ilgi ve alakalarından pek memnun kalmadım. Pınar Hanım’ı sürekli bir dürdüklemek durumunda kaldık bilgi alabilmek için. “Hadi Pınar hanım uçak biletleri”, “Hadi Pınar hanım otel rezervasyonu”…

  Neyse şekerim, herşey ayarlandı. THY’nın Nairobi “duraklı”, direkt uçuşu oldugundan aslında pek de rahat bir yolculuk oldu (Uzunluguna ragmen). Toplam 8 saatlik bir uçuştan sonra, Tanzanya’nın  başkenti Dar Es Salaam’a sağ salim inmeyi başardık. Tanzaya’ya giriş için, yolculuk öncesi her hangi bir vize işlemi yaptırmanıza gerek yok zira havaalanında görevliye pasaportunuzla birlikte 50$ verdiğinizde, ülkeye giriş yapabiliyorsunuz. Fakat yapmanız gereken birşey var ki asla atlanmamalı. Sarı humma aşısı. Dünya Sağlık Örgütü listesinde yer alan ülkelere gideceklerin on gün önceden “sarı humma aşısı” olmaları gerekiyor. Uluslararası aşı sertifikası düzenleme yetkisi yalnızca Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğü yetkisinde olduğu için “sarı humma” aşısı sadece genel müdürlüğe ait seyahat sağlığı merkezlerinde yapılıyor. Sonrasında herhangi bir avrupa ülkesine giriş yapmak isterseniz de aşı karnenizi göstermek bir  ömür boyu mecburi.

Dar Es Salaam’ı gezme fırsatımız olmadı, olması için de pek bir istegimiz yoktu dogrusu. Sabaha karşı indigimiz havaalanında, acentanın ayarladıgı şoför bizi karşıladı ve Southern Sun isimli otele götürdü. Otelde bir kaç saat uyuduktan sonra, sabah saat 07:30’da tekrar havaalanına döndük. Zanzibar’a uçagımız 09:30 da idi fakat 1 saat rötarlı uçtuk. Check-in’de görevli eleman pasaportlarımızı görünce “Ooo Türkiye oo İstanbul” diye tezahürat yaptı ve “I know a guy, Atatürk” deyince höst dedik. Ulan heryerdeyiz…

  Başta, Pınar hanım’ın dediği üzere, pırpırlarla uçacagımızı sanmıştık. Fakat öyle değilmiş Precision Air’e ait, Air France’ın aktarma yaptıgı uçaklara benzeyen küçük uçaklarla seyahat ettik. Seyahat dediğim de zaten 20 dakika sürdü. İnmeniz ve kalkmanız bir oluyor. Uçaktan denizi görünce heycanlanmamanız elde değil zira deniz tıpkı o broşürlerde görüldüğü gibi.

Havaalanında ( her ne kadar havaalnı demek garip gelse de ) bizi yine şoförümüz bekliyordu. Otele olan uzaklıgımız 1 saatmiş, bu nedenle arabada bol bol etrafı gözlemleme fırsatımız oldu. ( Benim değil H.’ın oldu aslında)

Öncelikle Zanzibar, dogu Afrika’da Tanzanya Cumhuriyeti’ne baglı, özerk yönetilen, yani iç işlerinde bagımsız, dış ilişkilerinde Tanzanya’ya baglı, 4 adadan (Wikipedia’da 2 yazıyor ama 2 adet küçük adası daha var Zanzibar’ın) oluşan bir bölge. Başkenti Stone Town.

Hemen bahsedeyim;

   Freddie Mercury Stone Town dogumlu. Fakat kendisinden pek haz ettiklerini söylemeyecegim. Cinsel tercihi halk arasında yadırganıyor, ne de olsa müslüman toplum ya, onlar için sapkınlık.

 Stone Town başka bir özelliği ile de göze batıyor; köle ticaretinin merkezi olması ile. Yaptıgımız şehir turunda köle ticareti ve gerçekleriyle ilgili üzücü bir o kadar da şok edici detaylar ögrendik. İnsan insana bunu nasıl yapabilir diyeceginiz şeyler bu şehirde olmuş…

 Otele giderken yolu pek hatırlayamıyorum zira bildiğin sızmışım. Arabadan inince bir şoka girdik, nereye geldik biz diye. Biz sahil kenarında orta halli bir otel beklerken, meger koskoca bir tatil köyü seçmişiz. Passion fruit juicelarımızı yudumlarken, görevli hanımefendi otel ile ilgili bilgileri aktardı. “Odada degerli hiçbirşey bırakmayın, ne pasaport ne telefon ne mücevher, hepsini otelin kasasına koyun” uyarısı bizi tedirgin etse de heyecanla odamızın yolunu tuttuk. Yigidi öldür hakkını yeme. Adamlar yapmış. Gerçekten böyle bir yer ile karşılaşacagımızı düşünmemiştik.

Odamıza yerleştikten sonra şöyle bir görünelim, bir arz-ı endam edelim, aynı zamanda da bir keşife çıkalım diyerek dolanmaya başladık. İlk aradıgımız şey tabii ki yemekti. Dürüst olacagım, yemek konusunda gıcıgım. Herşeyi yemem. Herkesin pişirdiğini yemem. Eski bir vejetaryen olarak oldugumu da düşünürsek, Afrika’da aç kalacagımı düşünüyordum. Mapenzi Beach Club’da, ilk vardıgımız gün, ögle yemegi için hazırlanan açık büfeyi gördüğümde, orada kilo alacagımı anladım. Araştırmadık ama otelin italyan ortaklı bir müessese oldugunu düşündük. Zira mutfak italyan mutfagına çok benzerdi. Otelde, italyan tur şirketlerinin yaygınlıgı da gözümüzden kaçmadı. Neyse efendim, akdeniz mutfagı da bize yabancı olmadıgından pek zorlanmadık beslenme konusunda.

oh bebek…

  Sonraki günlerde ayıptır söylemesi yedik, içtik, yattık. Sırasıyla sabah kahvaltısı, turkuaz deniz, plajda kokteyl keyfi, ögle yemegi, cappuccinolarımızla okuma saati, çeşitli aktiviteler falan. 2 günü böyle geçirdikten sonra, 3. gün “dhow” dedikleri, “arap yelkenlisi” ile bir gezi için otelle anlaştık. Normalde sanırım 5-6 kişilik olması gereken bir tura sadece biz katıldık. Hani istesen olmaz. Bize özel, bir geziye çıkmış olduk. Yelkenli bizi Stone Town’da Tembo Otel’in önünden aldı. İlk olarak orjinal adı ile Changuu olan, Prison Island dedikleri adaya ugradık. Buraya Prison Island demelerinin sebebi eski dönemlerde sıtma hastalarını bu adada karantinaya alıyorlarmış. Israrla suçluların barındıgı bir “hapishane” olmadıgının altı çizildi. Nedendir anlamadık…

Ada aynı zamanda dev Aldabra kaplumbagalarının mekanı. Koruma altına aldıkları bir zamanlar Seyşeller valisinin hediyesi olan dev kaplumbagalar burada yaşıyormuş. Herşeyin de tarihini anlatacak halim yok, merak eden açsın baksın. Elinizin altında internet diye birşey var. Neyse, kaplumbacagıkları besleme fırsatı da buluyorsunuz burada.

 

  Prison Island’dan ayrılıp, ögle yemegimizi yiyecegimiz yere dogru yola çıktık. Burası, bahsettiğim adaların yakınlarında bir kumsal. Okyanusun ortasında, öylece bir bembeyaz bir kumluk. Burada ögle yemeginiz hazırlanana kadar denizin, kumsalın tadını çıkartıyorsunuz. Dilerseniz yemekten önce, dilerseniz sonra size tahsis edilen palet ve gözlüklerle, snorkelling yapabiliyorsunuz.

Ögle yemeginizin ardından zaman yine sizin. Hava bozmadıgı sürece problem yok. Bu cennet mekanda geçirdiğimiz zamanı asla ama asla unutmayacagım. Bir daha böyle bir denize girmek, böyle bir kuma yatmak ve böyle bir manzaraya dahil olabilmek nasip olur mu bilmiyorum.

Son gün çıktıgımız Stone Town şehir turundan da bahsetmek istiyorum. Daha önce bahsettiğim üzere Stone Town uzunca zamanlar köle ticaretinin merkezi olmuş. Sultanlarından Barghaş bin Said zamanında köleliğin yasaklanmasına ragmen 20 yıl kadar daha ticaret gizli kapaklı devam etmiş. Öyle ki, köleleri ülkenin bir yerinden diger bir yerine götürürken yolda halsiz düşenleri bir agaca baglayıp yola öyle devam edilirmiş. Salıvermek yok. “Köle olarak dogdun köle olarak öleceksin”. Bu dönemde köleleri sakladıkları yerleri gezdik…

Eskiden köle pazarının oldugu, zavallı insanların acık arttırmaya çıkarıldıgı yerde şu an  The Anglican Cathedral Kilisesi’nin bulunması da gayet ironik.

Şehir turiste alışmış. Turistik magazalar, mekanlar dolu. Turist kazıklamayı da ögrenmişler.

 Zanzibar baharatlarıyla da meşhur. Turistler için düzenlenen baharat turlarına katılmak yerine, çeşit çeşit baharatların satıldıgı pazarı gezik. Balık pazarını da gezme fırsatımız oldu. Gezerken burnumdan çok az nefes aldım ve etrafa hiç bakmadım. Zira gerçekten midemin kaldıramayacagı görüntü ve kokulardı. Bir de bunun et pazarı versiyonu vardı ki, ben girecek cesareti kendimde bulamadım.

Zanzibar / Afrika kültürürünün tanıtıldıgı bir müzeyi de gezdik. Müze’nin adı House of Wonders. Buraya neden bu ismi verdiklerini sorunca aldıgımız cevap çok acıklıydı. İlk elektrik, ilk su, ilk asansör Zanzibar’da ilk bu binadaymış…Asıl acı olansa binanın sanılanın aksine çok da eski bir bina olmaması.

Şehir turunun ardından tur rehberimiz, tur şoförü ile cuma namazına giderken biz de ögle yemegimiz için Freddie Mercury’nin anısına açılan Mercury Bar’a gittik.

Okudugum kadarıyla mekan pizzalarıyla meşhurmuş. Deniz mahsülleri pizzasını anlata anlata bitiremeyenler var. H. tabii ki bir canavar olarak hemen deniz mahsüllüden bir tane söyledi.

Ve dönüş…

Ben son iki gün, özellikle şehir turundan sonra, artık eve dönme istegiyle yanıp tutuşuyordum. Safari tarzı aktiviteler  ile de pek işimiz olmadıgından, bir hafta bize yetti. Dönüş yoluna çıktıgımız gün üzücü bir olay duyduk. Bizi havaalanına bırakan şoförün demesine göre Zanzibar-Pemba (Zanzibar’ın bir diger adası) arası sefer yapan feribot alabora olmuş ve 2000 kişi ölmüş. Dünya basınında kaza ile ilgili haberlerde bu rakamın 600lerde oldugunu ögrendiğimizde ise çok şaşırmadık…

Fakat o gun otelden ayrılmadan çektigim fotografı hatırlayınca olanların korkunçlugu bir o kadar artıyor. Kaldıgımız süre boyunca denizi asla böyle görmemiştik.

Giriş-Gelişme -Sonuç ( Gömercin)

Kazasız belasız Tanzanya’ya döndük. Dönüşümüzden birgün önce More Travel’ın Kenya’da anlaşmalı oldugu turizm firması, adını yanlış hatırlamıyorsam Simba Tours’dan Ozan bey ile telefonda görüşüp, bizi havaalanından alıp, daha önce kaldıgımız Southern Sun Hotel’e transferimizi rica ettik. Ve tabii sabaha karşı İstanbul’a olan uçuşumuz için tekrar havaalanına… Anlam veremediğim bir şekilde bu hizmet ödediğiniz ücrete tabii degil. Yani size otele ulaştırıyorlar sonrasında ne bok yerseniz yiyebilirsiniz. Havaalanına nasıl gitmişsiniz, neyle gitmişsiniz onların derdi değil.

Ozan bey, bize bir şoför ayarlayacagını ve otelde de rezervasyon yaptıracagını, bunları yaptıktan sonra da bize mesaj atacagını belirtti ve yaptı da. Mesajında, otel rezervasyonunu yaptıgı, şoförü ayarladıgını, haftasonu oldugu için fiyatlar konusunda tam bilgi alamadıgını yazmış. Canım… Türk her yerde Türk işte. Neyse efendim, uçagımızdan indik. Şoförümüz bizi karşıladı. Kendisi bizden 330$ talep etti. 110$ tranfer ücreti, 220$ da otel masrafımızmış.  Allah’ın Tanzanya’sında bile adam kazıklamak için -her yerde- hazır ve nazır bekleyen türk insanı, en asil duygunun insanısın…

Ozancım, Pınarcım ve Ayşegülcüm,

Turizm işi sakat bir iş. Belki farkında değilsiniz, universitede ne okudunuz bilemiyorum tabi ama turizm adına birşey okumadıgınız çok net, feedback ile, referans iler  yürür bu işler. Sağlam bir çevreniz yoksa bugun varsınızzzzz, yarın yoksunuzzzzz….

Şimdi ben burada sizin için olumsuz şeyler yazıyorsam, bundan utanmanız lazım. İşinizi savsaklayacaksanız, müşterinizi yalanla dolanla zorda bırakacaksanız gerçekten siz ve üsleriniz bu işi yapmasın. Zira dürüstlük, insanlık ve yardım, kazanacagınız 50 dolar ile kıyasalanamayacak vasıflar. Hayatınızın geri kalanında, bu degerleri pekiştirmeniz ve iş ahlakı konusunda kendinizi geliştirebilmenizi diliyorum.

Ve More Travel isimli turizm şirketini gördüğünüz yerde, arkanıza bakmadan koşarak uzaklaşın diyorum.

Neyse ki böyle saçmalıklar seyahatimizin son gununde vuku buldu da baştan tadımız kaçmadı.

Türk Hava Yolları’nın havalı uçagına binince yurda dönüyor olmanın keyifi ile, son günün gıcıklıgı arkamızda kaldı.

Hayatımın en en en güzel tatiliydi. Neticede balayımızdı, nasıl güzel olmasın…

Not 1 : Bu yazıyı yazarken, Zanzibar’a gitme kararı almamızda ve fikir sahibi olmamızda büyük yardımları dokunan sayın Löp Löpçü ailesine tesekkuru borç bilirim. Not 2: Tamamen kişisel tecrübelerimize istinaden yazılmış bir yazıdır. More Travelcılar alınmasın. Not 3: Daha fazla fotograf için; tık tık

Advertisements